basından

Bir yudum Anjelika Akbar
01.02.2006
Feyzi Erçin
Andante

Anjelika Akbar'ın son albümü Bir Yudum Su, son birkaç yıldır Oya Narin Temelli'nin önderliğinde Ayla Erduran, Gülsin Onay, Vedat Kosal, Şirin Pancaroğlu gibi yorumcuların CD kayıtlarının yayınlayarak ülkemizin klasik müzik dağarcığına önemli katkılarda bulunan Triolila firmasından piyasaya çıktı. Akbar ile besteleri ve son albümü üzerine konuştuk.
Anjelika Akbar'la Pera Palas'ta oturuyoruz; ben kahve, o ise sadece, yanında bir parça limon ile birlikte ılık su içiyor. Neden sonra düşünüyorum, bu da Akbar'ın duruluğunun ve bir kavram olarak, su ile süregelen ilişkisinin bir tezahürü olabilir mi acaba? Kazakistan'da başlayan, Özbekistan'da gelişip Türkiye'de devam eden bu "su" öyküsünün kökenlerini anlamaya çalışıyorum ve oralarda almış olduğu ilk eğitimin bugünkü formasyonuna katkısını hissediyor mu diye soruyorum öncelikle. Hafif aksanlı, ama çok zengin bir kelime haznesi ve zarif bir tonlamayla konuşuyor: "Kazakistan sadece doğduğum ve eğitimimin başladığı yerdir; esas Özbekistan'da geliştim müzikal olarak. 3 yaşında piyanoya başladığımda annem ve babamdı bana ders verenler. 5 yaşında ise, o zaman 75 yaşında olan eski bir Moskova Konservatuvarı hocası olan Veronika Lepodetskaya'dan ders aldım. Düşünebiliyor musunuz, benden 70 yaş büyük bir hocam vardı! Ondan öğrendiklerimi hâlâ içimde hissederim. Bana o yaşta alınabilecek en zor ve özel şeyi verdi aslında: Disiplin. Sadece iş disiplini değil, düşünme disiplinini de ondan öğrendim. Zira disiplinli değilseniz yeteneğiniz elinizde kalır. Daha sonra, ailem Taşkent'e taşındı, ben de Taşkent Uspensky Devlet Müzik Okulu'nda devam ettim piyanoya. Burası Moskova Konservatuvarı'na bağlı bir kurum idi. Çok parlak bir kadrosu vardı, tüm dersleri akademik unvanlara sahip öğretmenler verirlerdi, başarılı öğrenciler de Moskova Konservatuvarı'na kabul edilirlerdi. Ben de kabul edildim. Ne var ki astımım vardı ve sağlığım elvermedi Moskova'ya gitmeme. Taşkent'de kaldım ama çok iyi bir eğitim aldım orada da.
Taşkent'te, benim okuduğum yıllarda özellikle, 2. Dünya Savaşı sonrası oraya gelmiş çok değerli hocalar vardı. Sanırım burada başlıyor benim bugünkü müziğimin kökleri. Babam zaten felsefeci idi. Taşkent ise, doğu ile batının tam ortasında idi hem coğrafi hem müzikal olarak; felsefesinde bir doğu-batı sentezi vardı. Yani müzik, felsefe, doğu ve batı içinde harmanlandım ben. Her tarzı da öğreniyordum öğrenciyken ama bestelerim daha modern, hatta atonal idi. Sonra Türkiye'ye geldim, ailesel sebeplerle 7 yıl ayrı kaldım müzikten. Ve "Su" albümü ile yeniden başladım. Duygu olarak tam beni yansıtır o albüm, ama teknik olarak kendimi kısıtladım, çerçeveledim. O dönemde Rengim Gökmen ile tanıştım ve çaldım bestelerimi. Fikrini sordum, o da benim bu tarz bestelerimi destekledi. Ben de bundan cesaret aldım. Gerçi arada başka projeler de oldu ama işte "Bir Yudum Su" böyle oluştu."

ASENA'LI BACH ÇOK ELEŞTİRİLMİŞTİ
İşte o "Aradaki başka projeler" Türk müzikseverlerin çok tartıştığı bir konu oldu. Konserleri büyük ilgi gören besteci/piyanisti birçok klasik müzikçi sert bir dille eleştirdi. Sadece albümlerde değil, sair performanslarında da, Akbar'ın projelerine bakınca sınırları zorladığı, imkânsızları birleştirmeye çalıştığı, akla pek gelmeyecek ya da kolayca bağdaştırılamayacak işbirlikleri yaptığı görülüyor. Peki neden? İçinden geldiği için mi böyle yapıyor, tabuları mı yıkmak istiyor, derdi tasası klasik müziği sevdirmek mi yoksa… Reklam peşinde mi? "Gerçi ihtilalci bir ülkeden geldim ama hiç öyle devrimci bir yanım yoktur, dolayısıyla öyle sınırları zorlamak, tabuları devirmek gibi bir amacım yoktu. Reklam? Ben o denli iç huzuru olan, kendi kendisiyle mutlu bir insanım ki, en az ihtiyaç duyduğum şey reklamdır. Bach projesini yapacağımı birkaç sene önce söyleseler gülüp geçerdim. Tesadüfen ortaya çıkan ve atölye çalışmasına dönüşen bir denemenin sonucudur o. Hatta müzikten ziyade sosyal, belki biraz da siyasi bir yanı var o çalışmanın. Farklı insanların kucaklaşabilmesine dair bir fikir denilebilir belki. Bach'ı sevdirmek de amaçlarımdan değildi gerçi ama sonuçta biraz da öyle oldu sanırım. Hakkari'den bile mektuplar aldım, bana Bach'ı soruyorlar, öğrenmek istiyorlardı. Bu bir sonuç idi sadece. Amaç ise, sadece iki zıttı kucaklaştırmak idi. Sonuçta bu albüm klasik altyapısı olan bir albüm. Klasik müzikseverlere hiç 'klasik' gelmeyebilir ama klasik müzik dinlemeye alışkın olmayanlar da fazla 'klasik' buluyorlar! Farklı bir pencere oluyor onlar için. Güzellikleri ifade etmek için bir köprü bu."
Anjelika Akbar son albümündeki parçalar ile sinema arasında da açık bir bağlantı kuruyor. Ama bunlar ne belirli bir filmin müziği olarak bestelenmiş ne de birer film müziği aslında. Tanımlaması hayli güç bir tarz. "İlk bestelerim de çok küçük ölçekli parçalardı ve aslında bana hocalarım, daha o zamandan demişlerdi bunların çok sinematografik olduğunu. Minyatürler, sanatın her alanında, ilgimi çeker benim. Büyük ölçekli olmayan yapıtlar. Bu albümdeki parçalar da böylesi minyatürler işte. İnsanı bir seyahate yönlendiren kısa film serisi gibi. İnsanın ifade etmediği, edecek fırsatı ve vakti bulamadığı düşünceleri var. Bunlar için huzura ve sakinliğe ihtiyaç duyar. İç barışıklığına doğru giden, birkaç dakikalık sakinlik ihtiyacına yönelik minyatürler bunlar. Bazı müzikseverler, hamileyken dinlediklerini, bazıları bebeklerine dinlettiğini, ya da seyahatteyken dinlemekten büyük keyif aldıklarını söylediler. Galiba bunların tümüne, dinginlik arayışına uygun bir müzik bu. Ben, bu müziklerden ibaret değilim ama bu müzikler benim birer parçam. Çok yalın bir yanımı gösteriyorlar."

RUS BESTECİLERE ÖZEL İLGİSİ VAR
İzmir Kısa Film Festivali kapsamında bir resital veren, üstelik bir kısa filmde de rol alan Anjelika Akbar'ın sinema tutkusu, çocukluğundan geliyor. "14 yaşındayken bir filmde kısa bir rol almıştım. Sonrasında da gizlice tiyatroya başlamıştım, çok seviyordum. Sınava girdim ve kazandım da, ancak ailem müdahale etti ve o yöne ilerlemedim. Pişman değilim! Ama hep çok meraklıydım tiyatro ve sinemaya. Ahmet Erdal'ın bu kısa filminde de bana peri rolü verilmişti, müziklerim kullanılacaktı, ben de hayır diyemedim!" Su ve sinema deyince, Tarkovski geliyor akla. "En sevdiğim yönetmendir. Beni ve müziğimi çok etkilemiştir." Peki ya başka etkiler? Minimalist bir yanı var Akbar'ın. Bazen de, ama nadiren, Karaindrou'yu çağrıştırıyor uzaktan. "Bilinçli bir etki yok, en azından bu tarz eserlerimde. Fakat dedim ya, bu benim sadece bir yanım ve teknik olarak kısıtlıyorum ifademi. Dar bir pencere gibi. O yüzden de eminim başkalarıyla da örtüştüğüm yerler vardır. Belki Rus filmlerinden ve bu filmlerin müziklerinden etkilenmiş olabilirim, ama sadece bu albümde. Senfonik eserlerimde ise Şostakoviç, Prokofyev ve Skryabin etkisi vardır. En çok da felsefi yapısıyla Skryabin." Oysa Skryabin deyince benim aklıma ilk olarak, su kavramına karşıt olarak "Vers la flamme" geliyor. "Yoo, bir zıtlık olarak düşünmeyin bunu, aslında su da içinde ateşi barındırır!" Zıtlıkların kucaklaşması?
Peki ama neden su? Neden ateş, toprak ya da hava değil de su? "Evet haklısınız, özel bir ilgi duyuyorum. Beni en çok büyüleyen, form ve rengi bulunmaması ama yine de hayatın özünü teşkil etmesi. Her forma ve renge girebilmesi, bu özelliğini kaybetmeden. Düşünsenize, vücudumuzun ve evrenin büyük kısmı sudan oluşuyor. Bir de, saf bir madde olmasından kaynaklanan mistik özellikleri var suyun. Suyun duygu ve düşünceleri içinde barındırabildiğine inanıyorum. Benim de mistik yanım güçlüdür, bu açıdan çok inceledim suyu."
Peki ya gelecekte? "Rus bestecilerini çok seviyorum, onların piyano eserlerinden oluşan bir albüm, hatta albümler serisi yapmak isterim. Klasik müzik icracılarının bazen içine girebilecekleri bir rutin var, ondan uzak durmaya çalışıyorum ben. Zaten hem dünyada hem de ülkemizde çok küçük bir pasta bu ve ben kendimi başka bir yerde görmek istiyorum. Amacım, iyi piyano çalan bir besteci olmak. Beste yapmak ve onları icra etmek istiyorum. Bunlarla mutluyum ben. Kimseyle kıyaslanmak istemiyorum. Müzikte önyargı ve sınırlama olmamalı bence, çünkü sonsuzluk içinde dans eder müzik." Bundan sonra yapacaklarına dair güven dolu, eleştirilerden korkmuyor Akbar. "Beni çok ağır eleştirdiler. Bazılarına gülüp geçtim, ama kimileri de etik anlamda kabul edilemeyecek eleştiriler yönelttiler. Şunu da belirtmeliyim, Andante'den de sert eleştiriler geldi. Ben susmayı tercih ettim. Verecek cevabım olmadığından değil ama bazı şeylerin ancak zamanla yerli yerine oturacağını düşündüğümden."

Bir Yudum Su'yu ne kadar seversiniz, ne kadar sıklıkta dinlersiniz bilemem. Farklı bir tarza ait. Tıpkı bestecisi gibi. Ama Anjelika Akbar, rahatlığı, sakinliği ve kendinden eminliği ile ikna edici. Müziğiyle muhakkak birilerine yaklaşacak ileride de…