röportaj

Doğru müzik Tanrı’ya yaklaştırır
05.12.2005
Emin Akdağ
Aksiyon

Klasik müzik bestecisi ve piyanist Anjelika Akbar, pop müzikte istediğini bulamayan gençlerin klasik müziğe yönelmeye başladıklarını söylüyor. Ancak, bazı klasik müzikçiler gibi taassup içinde değil. ‘Klasik müziği bilmiyorsan, bizden birkaç sınıf aşağıdasın’ görüşüne şiddetle karşı çıkıyor.

Besteci, piyanist ve kompozitör Anjelika Akbar, özellikle son yıllarda klasik Batı müziği ile ilgilenenlerin yakından tanıdığı bir isim. Müzisyen ve filozof bir baba ile müzisyen bir annenin çocuğu olarak Kazakistan’da dünyaya gelen Akbar, bestelerinde ele aldığı temalarla diğer klasik müzikçilerden farklı bir duruş sergiliyor. 14 yıldır Türkiye’de yaşayan ve 1993’te Türk vatandaşlığına geçen sanatçı, 2002’de Bach’ın eserlerini doğu enstrümanlarıyla sentezlediği ‘Bach A L’Orientale’ isimli albümüyle büyük dikkat çekmişti. Eserlerinde genelde su temasına vurgu yapan Akbar’ın son albümü ‘Bir Yudum Su’ da karakteristik özellikler taşıyor. Albümdeki eserlerden biri hariç tümü Akbar’a ait.

1999’da çıkardığınız albümün adı ‘Su’ idi. Son albümde de ‘Su Üstünde Adımlar’, ‘Damla’ ve ‘Okyanusun Dibinde’ gibi eserleriniz var. Eserlerinizde neden su vurgusu yapıyorsunuz?

Su evrenin sırlarından biridir. Rengi yok, şekli yok; ama her renk ve şekli alabilir; özünü kaybetmeden. Saf ve berrak doğası insanın özünü anımsatır. İnsan da ne olursa olsun, özündeki saf ruhunu kaybetmiyor. Görünüşte tersi olsa bile er ya da geç ruhunun çağrısına cevap verir. Ayrıca su aynı zamanda doğru ellerde sihirli ve şifalı güç olabilir. Yani yüklenmeye açık bir nesne. Kötü ellerde ise zehre dönüşebilir. Birine su verirken temiz ve iyi niyetli olmamız gerektiğini de hatırlatmak gerekiyor.

Son albümünüzün tanıtım yazılarında, eserlerin her birinin sanki bir filmi anlattığı, bunları dinleyenlerin kendi dünyalarından yola çıkarak kendi filmlerini çekebilecekleri ifade ediliyor. Nasıl oluyor da birbirinden çok farklı karakter, beklenti, yaşam tarzı ve inanışa sahip insanlar bu eserlerle kendi filmlerini çekebilecekler?

İnanış, karakter, alışkanlık ne olursa olsun hepimiz benzer noktaları paylaşıyoruz. Ve hepimiz müzik seslerine çok açığız. Su gibi, müzik de yüklenmeye açık bir nesne. Çünkü bir frekanstır. Müzikle birlikte belli duygu ve düşünceleri niyet ederseniz, insan bilinçli ya da bilinçsiz onları algılıyor. Sonuçlardan faydalanıyor. Şifa, rahatlık, iç yolculuk ve özünü arama niyeti, korkudan arınma niyeti yüklü bu eserlerde.

Yine eserlerinizin var oluşun mutluluğunu yaşattığı dile getiriliyor. Bundan ne anlamalıyız?

Doğru müzik Tanrı’ya yalaştırır, doğru olmayan müzik Tanrı’dan uzaklaştırır. Maneviyatla uğraşan insanların yaptığı müzik zaten başka. Daha temiz âlemlerden aktığını biliyoruz. O zaman bu müziğe kulak veren insanın kalbi de bu ‘başka diyarlara’ akabilir. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Müziğimi dinleyen çoğu kişi bunun farkında. Sık sık dile getiriyorlar. Huzurlu liman bizim özümüz, çünkü özde sınırsız mutluluk ve ışık doluyuz. Dediğim gibi, müzik eserinin formunun ne olduğu önemli değil, içindeki niyet önemli. Şifalı su şişede de, fincanda da, bardakta da şifalıdır.

14 yıldan bu yana Türkiye’de klasik müzik alanında ne gibi değişiklikler meydana geldi size göre?

Klasik müziği özellikle gençlerin daha fazla dinlemeye başladıklarını görüyorum. Bazıları pop müzikte bulamadıkları derinlik ve anlamı klasik müzikte buluyor. Zarafet, düşünce organizasyonu gibi özellikleri klasik müziğin kazandırabildiğini hissedenler buna yöneliyor. Ama açık söyleyeyim. Ben asla klasik müziğin mutlak bir şart, her kişinin muhakkak bilmesi gereken bir tür olduğunu savunamam. Bu bir tercihtir. Türkiye’de bir durum var bazı klasik müzik sanatçıları ve dinleyicileri arasında, ‘eğer klasik müziği bilmiyorsan, bizden birkaç sınıf aşağıdasın’ gibi. Bu fanatik bir bakış açısı. Tabii ki ben klasik müzik âşığı olarak isterim bu güzellikleri herkes duysun diye. Ama zorla aşk olmaz. Tasavvuf müziğini ya da mesela Hint Ragalar kültürünü tercih eden insan klasik müzik dinleyicisinden hiç de alt seviyede değildir bana göre. Önemli olan, kimin nereden ne algıladığı ve hayata nasıl uyguladığıdır.