röportaj

Anjelika Akbar ya da klasiğin en popüleri


Anjelika Akbar üç senelik bir aradan sonra 'Raindrops' ile yeniden raflarda; tüm beste ve düzenlemelerin yine kendisine ait olduğu albümü ve daha pek çok şey üzerine konuştuk..

Anjelika Akbar üç senelik albüm aralarına alışık değil. Hamilelik ona zorunlu bir ara verdirdi, bu sürede içi bestelerle dolup taştı. ‘Raindrops’ ile derin bir oh çekmeye hazır. Tüm beste ve düzenlemeler yine Akbar’dan.

‘Bir Yudum Su’ konsept albüm havasındaydı, çoğu eserin adı su ile ilintiliydi. Yeni albümde de böyle bir durum var mı?
Evet, ‘Raindrops’ yani yağmur damlalarını ele aldım. Albüm yağmur damlasının bir gününü anlatıyor. Sahip olduğum mutlak kulak yeteneğim sayesinde evrendeki tüm sesleri, mekanik sesler, doğa sesleri de dahil, müzik notası olarak tanımlayabiliyorum. Eserlerdeki müzik, bana yağmurun fısıldadığı müziğin sade ifade biçimidir.

Albümü bitirdiğinizde ilk kime dinlettiniz? Tepkisi nasıl oldu?
Stüdyodan çıktım ve çok sevdiğim arkadaşım, onlarca İtalyanca kitaplarını (özellikle Susanna Tamaro’nun kitaplarını) Türkçeleştiren, derin müzik ve edebiyat kültürü olan Eren Cendey’e dinlettim. Tesadüfen orada bulunan ve o anda tanıştığım Betül Sayıl ve Burçin Tınalıoğlu da bu dinletiye katıldılar. İnanın, çok duygulandım. O kadar güzel yorumlar aldım ki doğru yolda olduğumu tekrar hissettim ve çok mutlu oldum.

Web sitenizde yazılarınız mevcut, bir de çocuk kitabı çıkardınız. Kendinizi ifade etme konusunda yazı, müzikle yarışır mı?
İçimde birçok ifade biçimi birbiri ile yarışıyor zaten! Çocukluktan beri aldığım derin felsefe eğitimi, şiir ve yazı ile kendimi ifade etmemde büyük rol oynuyor. Daha okul yıllarımdan itibaren şiir ve yazılarım yayınlanıyordu, birçok tiyatro oyunu veya müzikal için senaryo yazıp sahneye koydum; onlara müzik besteledim ve oynadım. Sanatları birbirinden ayırmıyorum, hepsinin sentezi olan sinema sanatı da beni çok çekiyor o yüzden. Türkçeyi oldukça iyi kullanmaya başladığımı hissettiğim anda, yazı denemelerimi bu dilde yapmaya başladım. Bir iddiam yok, onun için kaygım da yok: İçimden geldiği gibi yazıyor, duygularımı ve düşüncelerimi serbestçe paylaşıyorum.

Kazakistan’da doğdunuz, Özbekistan, Rusya ve Hindistan’da yaşadınız. Ama Türk vatandaşısınız. Her kültür sizde iz bırakmıştır ama aralarında hiç mi ağır basan yok? Eskiden haşır neşir olduğunuz kültürlerden kitaplar okur, müzikler dinler misiniz hâlâ?
Hepsini aynı yakınlıkta hissediyorum. Her ırkın ve ülkenin kendi cevheri var, bu cevherleri keşfetmek ve bunlarla hayatımı güzelleştirmek çok güzel. Ana dilim Rusça, tabii ki Rusça kitap okuyor, Rus müziği de dinliyorum, ama ağırlıklı olarak değil.

Klasik müzik kökenli sanatçıların elektroniğe mesafeli olması beklenir. Sizin DJ U.F.U.K. ile konseriniz oldu, remiks albümleriniz çıkıyor. Elektronikle klasiğin buluşması sizi tatmin ediyor mu?
Tabii ki piyano ile ya da senfonik orkestra ile yakaladığım zenginliği o kadar kolay yakalayamıyorum. Elektronik altyapı ile bir deney yapsam da, amacım şu: Müzik dilimi modifiye ederek, farklı yaş ve kültür gruplarına sunmak. Bana bazen ‘müzik tasarımcısı’ deniliyor. Müzik tasarlamak, yedi notayı kullanarak farklı kültür, yaş, hazırlık seviyesine o yedi notanın değişik varyasyonunu sunmaktır. Bir patatesi alıp çocuklara göre kızartma, gençlere göre cips, sofistike yemek alışkanlığı olanlara ise asorti püre türleri olarak sunmak gibi. Elindeki malzeme aynı!

Bir röportajınızda okudum; rüyalar sizin için çok önemliymiş. Rüyanızda bazen çiçek, bazen su olurmuşsunuz. Günlük hayatınıza ve müziğinize bu rüya deneyimlerinizin ne gibi yansımaları oluyor?
Birçok bilimadamı dünyayı değiştiren buluşlarını rüyasında gördü (mesela Mendeleev); birçok besteci yada şair rüya sonrası zengin meyveler verdi. Küçük yaştan itibaren gerçekleşen rüyalar görürüm. Bu hayatımın normal rutinine çoktandır girdi. 18 yaşımdan sonra, klinik ölüm deneyimim sonrasında bu yeteneğim daha da güçlendi. Ve tabii ki yaratım sürecine de büyük etki yaptı. Birçok eserimi rüyamda duydum, senfonik komplike eserler dahil, birçok fikir ben uyurken aklıma geliyor. Günlük hayatımda beni çok güzel yönlendiriyor, hatta bazen yakınlarımın hayatlarını da. Birçok araştırmacı bu konuda çalışıyor, Rusya’da bu konulurda çok önemli bulgular elde edildi. Ancak sanırım bu olayların doğasını tam olarak açıklamak için bilimin birkaç yüzyıla daha ihtiyaç var.

Yaratım sürecinde insan’ın kendini çok da bu dünyaya ait hissetmez gibi geliyor bana. Katılır mısınız?
Bu dünyadan tamamen ayrılıyorum! Zaten, konserde de sahnede benim bedenim görünüyor, ama Anjelika Akbar yerine orada müzik oluyor, bir kişilik değil. Çok ötede bir şey…

İki yaşınızdayken oyuncaklar yerine plaklarla oynarmışsınız. Babanızın müziğe ilgisinden dolayı evde hep müzik çalarmış. Çok etkilendiğiniz bir müzisyen hatırlıyor musunuz o zamanlardan?
Babam felsefe profesörü ve aynı zamanda orkestra şefi. Annem de piyanist ve koro şefi. Evde hep klasik müzik vardı tabii ki. Aynı zamanda babam cazla ilgilenirdi, annem opera ve vokal eserleri severdi. Çok etkilendiğim ilk eser, Prokofyev hakkında yapılan bir plağının içinde çalan Beethoven’ın ‘Moonlight’ sonatı oldu. Daha sonra da Prokofyev ve Şostakoviç’in eserlerini; ardından Bach ve Skryabin’i ve daha sonra da Chopin’i keşfettim.

Hayatta sizi müzikle eşit derecede tatmin eden bir şey var mı?
Maneviyat ve sevgi. Temiz duygular ve saydamlık.

Şu ana kadarki röportajlarınızdan size bıkkınlık getiren bir soru var mı?
Unutamadığım bir soru var. İlk albümüm çıkmadan önce bana röportaja gelen bir kızın ne hakkımda, ne de klasik müzik konusunda bir fikri yoktu. “Albümünüzü yaparken Türkiye’de hangi şarkıcıyı örnek aldınız?” diye sordu!